18 Ocak 2018, Perşembe

Üst Menu

Zorunda mıyım?

Zorunda mıyım?

Türkiye’de her ne kadar son on yılda 1923 menşeli sistemin resmi ideolojisinin tüm devlet kurumlarından tasfiye edildiği söylense de bu ideolojinin Milli Eğitim’de ve özellikle İlkokulların kalbinde capcanlı yaşadığını söylemek mümkündür.

Kemalist mabedin kafese benzediğini söyleyen ilköğretim öğrencisinin daha kirlenmemiş tertemiz algısını müstesna kılarsak, 5-6 yaşında alınıp-devşirilip-mankurtlaştırılan öğrencilerin maruz kalma mekanları olan milli eğitim okullarında Atatürk’ün heykeliyle ve kara tahta üstü portresiyle simgesel görünürlüğünün sürdürüldüğü,Anıtkabir’in tapınılması gereken anıtlar olduğu ve buna benzer bir ton “şoklanmış bilginin” hap niyetine küçücük çocuklara içirilip tertemiz beyinlere zerkedilmeye devam edildiği süreçleri yaşamaya devam ediyoruz.

Bu şekil bir tedrisatın hüküm sürdüğü ülkede yetişen nesillerin hal-i pür melali karşımızda öylece duruyor.

Bakın mesela aynı okullardan geçmiş ve artık abi ve abla olmuş bu ülkenin Kemalistleşmiş nesilleri; yobaz diye niteledikleri bu ülke insanının inancında bile yadsınan ağaca ve çalıya çaput bağlama merasimleri olan “türbe ziyaretlerinin” en “ilerisini” her fırsatta yapmaktalar.

Her 10 Kasım’da, Cumhuriyetin kazanımları her tehlikeye girdiğinde, demokrasi gelir gibi olduğunda, morallerbozulduğunda, kısacası başları her belaya girdiğinde toplanıpAnıtkabire gidiyorlar ve Atatürk’e şikayetlerini bildiriyorlar.

Bu şikayet öyle bir sırada ve öyle bir formatta yapılır ki, ölülerden medet ummanın cahilliğin ve gericiliğin en büyük alameti olduğunu şikayet edilen kişinin bizzat şu sözlerle söylediği unutulur: “Ölülerden medet ummak, medeni bir cemiyet için,şindir(lekedir). "

Belki de okuyanlar bu sözü başka bir biçimde yorumluyorlardır ya da sahih olmayan bir Atatürk hadisi olarak görmezden geliyorlardır, kim bilir. Bu tapınma yılın herhangi bir günü gerçekleşebilir, hiç fark etmez. Şikayet etmek için sebep çoktur ve Mozale ziyareti şu şekilde gerçekleşir: Her zamanki ritüel gereği çelenk bırakılır, saygı duruşunda bulunulur ve anıtkabir özel defteri imzalanır. Ardından deftere yazılanlar TRT’nin o devlet sesli ve devlet suratlı spikerleri tarafından görüntüler eşliğinde okunur.

Öyle ki Türkiye’ye gelen yabancı devlet adamlarının dahi gidip görmek zorunda olduğu, dahası Anıtkabir özel defterini sahte övgülerle doldurmaları gerektiği bilinen bir gerçek. Mesela birkaç gün önce ülkesinde yeni bir “zafer” kazanan Obama geçtiğimiz yıllarda ülkemize geldiğinde büyük bir ihtimalle onu gezmek bahanesiyle Cumhurbaşkanlığı makam arabasına atıp Anıtkabir’e götürmüşlerdi. O da mozoleye çıkan merdivenlerin 42 basamaklı ve 44 metre enli olduğu gördü, o da saygı duruşunun ardından mozoleye çelenk bıraktı, o da Ata ile ilgili iyi dileklerini Anıtkabir özel defterine yazmak zorunda kaldı. Bu büyük gururu o da yaşadı!

Böyle bir durumla ilk kez karşılaşan her yabancı Devlet adamı gibi neye uğradığını şaşıran Obama: “Yüce İsa, nerdeyimben… lanet olası pis “beyazlar”, ne içirdiniz lan bana… nasılbir tapınak bu, ne camiye benziyor ne de kiliseye…” dedikten ve ilk şaşkınlığını üzerinden attıktan sonra herhalde şöyle düşünmüştür: “Tanrım ne acayip bir durum, hem ben Müslüman biliyormuşum bunları hem de bunlar Müslüman zannediyorlar beni…”

Tabi Obama bunları söyledi mi söylemedi mi bilmiyorum fakat buna benzer şeyler düşünmüş olması muhtemel.

Serdar Kaya bir yazısında Atatürk’e şikayet meselesini farklıele alıyor ve şöyle diyordu:

“Bir Hayalim Var: Anıtkabir'e Gidip Atatürk’ü Atatürk'eŞikayet Etmek İstiyorum. Benimle aynı doğrultuda düşünen bir grup insanla birlikte Anıtkabir’e gidip (çıkıp?) Atatürk’ü Atatürk’e şikayet etmek, sonra da şikayetimizin nedenlerini oradaki deftere yazmak güzel olabilirdi. Acaba Türkiye’de böyle bir şeyi yapabilmek ne zaman mümkün olabilir? Bir de tabii, 70 küsür milyonluk nüfus içerisinden kaç kişi agresifçe tepkiler göstermek yerine böyle bir şey ile ne anlatılmak istendiğini oturup düşünür ve düşünenlerden kaçı ifade edilmek istenen ironiyi anlayabilir?”

Türkiye’de böyle bir espriyi yapmanın hala mümkün olmadığını maalesef yaşanmış olan Atilla Yayla örneği somutlamakta. Geçtiğimiz yıllarda Atilla Yayla bir konferansta Atatürk heykelleri için “İleride artık bizlere neden her yerde bu adamın heykelleri, fotoğrafları var diye soracaklar” demişti ve ardından başına gelmeyen kalmamıştı. Hakkında dava açılması yetmezmiş gibi bir de Gazi Üniversitesi’ndeki görevinden uzaklaştırılmıştı.

Bu ülkede bazı şeylerin değişmesi gerçekten hala çok zor.

Hala Atatürk’ü Koruma Kanunu diye bir kanun söz konusu ve Onun hakkında olumsuz konuşmak dava meselesi.

Bu toplumun değişebilmesinin en önemli sağlayıcısı olabilecek eğitim sistemi hala tek adam ideolojisiyle, 1923’ten bu yana muktedir olanın yani asıl iktidar olanın Kemalist ideoloji olduğu ve kontrolü mütemadiyen bu ideolojinin sağladığı bir mekanizma ile yönetilmekte.

İktidar değişti, on yıldır köprü altından çok sular aktı. Birçok kurumdaki Kemalist tahakküm yerini yeni bir iktidar biçimine bırakmış olsa da (ve iktidar eski temel üzerine kendisini yeniden tahkim etmiş olsa da) eğitim sisteminde resmi ideoloji aleyhine en ufak bir değişim söz konusu değil.

Eğitim sisteminin hala bir ideolojisi var ve bu ideoloji küçücük çocukları endoktrine etme işlevini sürdürmekte. Hala bu ülkenin okullarında heykeller önünde and’lar okunmakta, militarist ritüeller uygulanmakta ve Kemalist nesiller yetişmektedir.

Bunu o küçük çocuklar ve anne babaları lehine dikkate almayan hiçbir reform başarılı olamaz.

Bunun için simgesel tahakkümlerin herkesi bağlayan resmi eğitim kurumlarından kaldırılması gerekmektedir. Yanideolojilerle ilgili zorunlulukların toplumu birincil derecede ilgilendiren mecralardan arındırılması zorunluluk arz etmektedir. Elbette Kemalistler de istediği gibi Atatürkçü eğitim alabilmeliler fakat bu tüm toplumun içerisinden geçmek zorunda olduğu tek tip ve Kemalist bir eğitim müfredatı biçiminde endoktrinasyon aracı olarak kullanılmamalıdır. Elbette Kemalist’ler de istediği gibi Anıtkabir’i ziyaret edebilmeli fakat bu tüm televizyon programlarında canlı yayınlanmak veya tüm öğrencileri okullarda “ağlatacak” ölçüde mecburiyet biçimine sokulmamalıdır. Zira tek tip değil çoğulcu bir toplumda yaşıyoruz ve artık farklılıkların dikkate alınması bir zorunluluktur.

Artık tek bir ideoloji çerçevesine hapsedilmiş eğitim sistemleri, farklı değerlere ve kültürel karaktere sahip toplumsal kesimlerin haklı taleplerini dikkate alma mecburiyetinde olan paradigmalarla yer değiştirmek zorunda. Zira Kemalist olmayan bir aile çocuklarını zorlaKemalistleştiren bir eğitim sistemine ve artık Türk olmayan bir Kürt aile çocuklarını zorla Türkleştiren bir eğitim sistemine şu cevabı haykırma hakkına sahip:
Zorunda mıyım?!

Bugün 10 Kasım. Sevgili Atatürkçüğüm’ün ölüm yıldönümü. Sevgili Atatürkçüğüm kitaplaştırılmış bir çalışmanın ismi. Bu ülkenin ilköğretim okullarında okuyan çocukların zihninde Atatürk’ün nasıl tasavvur edildiğini anlatan bir Esra Elmas çalışması. Bu ülkenin ilkokullarından geçmiş herkesin deneyimlediği fakat pek az kimsenin farkında olduğu gerçekleri anlatan bir çalışma. Atatürk’ün simgesel ve Atatürkçülüğün potansiyel bir tahakküm biçimi olarak kullanıldığı okullarda yaşananları ve o okullardaki çocukların acıklı hallerini görmek isteyenler muhakkak okumalı.

Ama görselin ifade gücü itibariyle, önce şu iki video izlenmeli:

http://www.youtube.com/watch?v=J5556FD9njA
ve
http://www.vicdanfilmleri.org/?see=cky0q

twitter.com/ysfekinci

Yasal Uyarı​

  • Yazarın yazıları, fikir ve düşünceleri tamamen kendi kişisel görüşüdür ve sadece kendisini bağlar.
  • Haber ve Köşe yazılarına yapılacak yorumlarda yorum yapan kişi yasal sorumludur. Sitemiz yorumlardan yasal sorumlu değildir.