17 Ekim 2018, Çarşamba

Üst Menu

Asıl Ağıt, Kendi Anadilinizde “Ağıtın” Karşılığını Hatırlayamamaktır

Asıl Ağıt, Kendi Anadilinizde “Ağıtın” Karşılığını Hatırlayamamaktır

“Dil”, “Devlet” ve “Yaşam” arasındaki denklem eğer yanlış kurulmuşsa, üçü arasındaki o güçlü bağın boğazınıza ne zaman dolanacağı belli olmaz. Anadili ne Türkçe ne de Kürtçe olan uzak, başka bir ülkede, Amerika’da dahi yakanıza yapışır ve suratınıza bir tokat gibi çarpar o yanlış denklem.

 

Ülkenin sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel yapısını temelden değiştiren 12 Eylül 1980 darbesi sonrası 83 yılında çıkan 2932 sayılı yasanın ikinci maddesi Türkiye Devleti tarafından tanınmış devletlerin resmi birinci dilleri dışındaki bütün dilleri yasakladı. Böylelikle bu dillerin dışındaki herhangi bir dilde söylenecek bir söz, düşünce, duygu da yasaklanmış oldu. Dahası çocukluğumuz ile başlayan ve belki de ölene kadar sürecek olan ana dilinizdeki eksikliklerin de, belli bir tarihi oldu. 91 yılına kadar da geçerliliğini sürdüren bu yasa, o zamanlar çocuk olan herkesin kendi anadiline yabancılaşmasına, kendi anadilinden korkmasına ve en nihayetinde de kopmasına neden oldu.

 

Kürtçe konuşmayı bırakın bir kenara, Kürtçe mırıldanmak bile devletin bütünlüğüne karşı olmak anlamına geldiği için, ben ya da benim gibi Kürt olan çocuklar, biz daha Türkçe’yi bilemezken, kendi ana dilimizi kaybetme sürecine girdik. Örneğin, “Qusxane” yani tencereyi “kuskane” diye okuyarak yasak olan bir eylemi gerçekleştirmediğimizi sandık önce. Kürtçe’ye yabancılaşmak zorunda olmak günlük hayatın içinde öyle garip bir dil doğurdu ki, ne tam Türkçe, ne de tam Kürtçe konuşur olduk belli bir zamanın ardından. Yani, “kapı açık” diyemedik, “Kapı vegiriye” dedik Kürtçe ve Türkçe’yi birbirinden ayırmayı hala başaramayarak. Sonrası ise malum, artık ne anlama bile geldiğini hatırlamadığımız onlarca kelime zamanla kaybolup gitti zihnimizden…

 

“Ben” ile “biz” farkını dahi henüz kafasında tam oturtamamış çocuklar olarak yan masadan silgi isterken, “Bize silgi verecen?” deyip, cümlenin sonunda kaşlarımızı kaldırdık. Sandık ki kaş kalkınca, cümlenin sonuna soru eki “mi-mu” geliyor. Aramızdakilerden Türkçe’yi en iyi konuşan sınıfın en havalı öğrencisi oldu, oysa önceleri muzun tadını bilen ögrencilerdi en havalı duranlar. Şimdi dil, ayrı bir sınıf çatışması yaratmıştı içimizde. En iyi konuşanlar, orta konuşanlar, vasat konuşanlar ve hala tek bir Türkçe kelimenin ötesine geçmeyi başaramayanlar.

Sınıftaki yoklama sırasında “Ez livirim” yerine, “burdayım” demeyi öğrenemeyen, bu yüzden de İstiklal Marşı ya da andımız okunurken ağzını yuvarlamaktan başka çaresi kalmayan çocuk da olabilirdiniz. Hiç anlamadığınız bir dilde cümle kuramazken, verilmeye çalışılan bilgiyi anlamanızı beklerse büyük şehirlerden gelmiş Türk öğretmenler, o zaman sınıfın en arka sırasında mahcup mahcup oturabilir, aklınızdan ‘acaba ben aptal mıyım’ diye kendi sınırlarınızı ve yeteneğinizi sorgulaya da bilirdiniz.

 

Tabii bazı çocuklar için durum farklı olabiliyordu. Kürt şivesinden arındırarak özenle Türkçe’yi konuşmayı başaranlar, artık kendisi ile Türkçe’yi hala

anlamayan ve konuşamayan arkadaşlarıyla, anne ve babalarıyla mesafesini bilir ve zaman zaman da onları o mesafeden aşağılardı. Bu da en çok görülen muhtemel sonuçlarından biriydi yasaklanan ve dışlanan bir dili değil de, onaylanmış ve konuşulması zorunlu tutulmuş efendi dili konuşmayı öğrendiğinizde.

 

Bütün bunları neden mi anlatıyorum! Çünkü Türkiye önemli bir süreçten geçiyor. Hem de hepimizin heyecanla, umutla, aynı zamanda şüpheyle yaklaştığı tarihi bir barış sürecinden. Barışa ulaşılması için yapılması gereken bir sürü şey var. Bunlardan biri de anadilde eğitim ve üzerinde en çok konuşulması, durulması gereken konu bana kalırsa. Kürtlerin veya başka bir dilin çocukları, Türkiye sınırları içinde kendi diline yabancılaşmamalı artık.

 

Çoğumuz, annemizden tam olarak öğrenemediğimiz anadilimizi şimdi istesek de çocuklarımıza aktaramayacağız çünkü o dil bizde eksik, yarım ve yamalak. Bu benden ve benimle aynı süreci yaşamış bir sürü genç adamdan ve kadından çalınmış bir mutluluk. Türkçe konuşabildiğimiz kadar Türkçe, Kürtçe konuşabildiğimiz kadar Kürtçe öğrenecek çocuklarımız çünkü. Bu yüzden çok önemli ana dilde eğitim. Bir halkın ana dilinde eğitim görmesi, o dilde konuşabilmesi en temel insani hakkıdır. Zaten o hakkı elinden aldığınızda, o toplulukta derin yaralar açarsınız ve barış sürecinin anlamı Türklerin de Kürtlerin de yaralarını sarmak ve bir daha açılmamak üzere o derin yaraların kapanması için yasalar tarafından teminat altına almaktır.

 

Bugün bir başka dilde konuşabildiği için gururlananlara, eğer kendi anadilini konuşamasaydın ne hissederdin diye sormak isterim! Mahrum olduğunda, isterseniz bin tane farklı dilde konuşabilin, bunun karşılığı sadece burukluk ve utançtır. Şimdi gel de çocukken Kürtçe konuşmanın yasak olduğunu, tehlikeli olduğunu anlat başkalarına. De ki onlara, “Daha sekiz -dokuz yaşındayken Türk asıllı bir tane bile öğrencinin olmadığı bir sınıfta, bir arkadaşım ‘Kürtçe konuşma. Öğretmene söyleyecem’ diye tehdit etti”. Ve onlara de ki, “bazı Kürt arkadaşlar, bizden daha erken Türkleşmiş, Türkçeleşmişti ve işte aramızdaki fesatlığı bu fark yarattı”

 

Hal böyle olunca, insanın ömründe trajik, çoğu zaman da komediye kaçan birsürü hikaye oluyor. Bu yazıyı yazmamı tetikleyen ise, değerli bir Amerikalı gazeteciyle geçen hafta yaşadığım bir tanışma anı.

 

Amerika’ya ilk geldiğimde, İngilizcenin kölesi olduğumu hissettim en çok da. Sana ait olmayan dil, seni hareketsiz bırakıyor onu bilmediğin zaman. Düşüncelerini, duygularını anlatamadığın için eksik hissediyorsun, bazen utanıyorsun ve bazen de hırslanıyorsun. Yavaş yavaş konuşmaya başladığındaysa, birden bir haz duyarsın ve bu hazzın adı; “konuşabilmenin, anlatabilmenin ve anlayabilmenin hazzıdır.” Asıl rahatlığa ise o yeni dilde artık konuşulan her şeyi anladığında ve anlatabildiğinde kavuşursun. Kölesiyken o dilin, artık efendisi gibi hissedersin. Eğitimin sonuçsuz kalmamıştır, ödediğin paraya ve zamana değmiştir.

 

Ama bir gün,

 

Ortadoğu politikalarıyla ilgili işlerde çalışan ve akademik eğitim alan gençleri buluşturan bir davete katılırsın ve o yeni dili bilmenin hazzı, eğer bir Kürt evladıysan, boğazında tıkanır kalır. Ta çocukluktan gelen anadilinde anlatamama sorunuyla yüzleşirsin.Bu aynı zamanda senin kendi öz kimliğin ve tarihsel etnik hikayenin de en hüzünlü taraflarından biridir. ‘”Tu ji kuderiyi?” “Bajare Wan’e”. Ardından gelen soruya yanıt vermekte zorlanırsın. O kelime neydi diye düşünmek için vaktin de yoktur üstelik. Tanıştığın kişi Kürtçe yanıt vermeni beklerken, sen donakalırsın. Karşımdaki genç, zeki bir Amerikalı gazeteciydi ve aslında Kürtçe’den daha iyi Türkçe konuşabiliyordu. İşte o zaman, ya İngilizce ya da Türkçe’nin alanında dolanmak, bana anlatmak istediğimi anlatabilmem için rahat bir nefes aldırmıştı. Tabii, o anın verdiği utanç ile yıllardır yasaklara karşı gelmeyen, seninle Kürtçe’yi değil de, yarım yamalak bildikleri Türkçe’yi konuşan ebeveynlerine ve yasaklarla seni ötekileştiren, kimliğinden, dilinden koparan devlete kızarsın.

 

Bu yüzden Kürt olmak, kendi diline de yabancı olmaktır çoğumuz için.

 

Abdullah Öcalan’ın Newroz mesajını BDP İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder Türkçe okuduğunda sorun çıkmamıştı mesela. Yine Kürt olan ve BDP Grup Başkan Vekili Pervin Buldan, aynı mektubu Kürtçe okuduğunda ise Amed News Agency “Tarihin en kötü Kürtçesi” diye tanımlamış ve çeviri yapamadıkları için sitemde bulunmuştu.

 

Bana göre imrenilecek kadar iyi olan Buldan’ın Kürtçesi beğenilmemişti. Kürtlerin kendi dilleriyle olan mesafesi, galiba kişinin kendi kimliğiyle olan yolculuğuyla da alakalı biraz.

 

Ben Kürtçe ile olan kendi hikayemi ana hatlarıyla bir yazı içinde anlatmaya çalıştım. Belki hepimiz, buna Buldan da dahil, hikayelerimizi anlatmalı ve kendi anadilimize olan mesafemizi tarif etmeliyiz. Bu süreçte atılacak her adım için, sürece katkı sunmak adına elimizden geldiği kadar kendi hikayelerimizi dillendirmeliyiz. Çünkü anlatmak ve anlattırmak da barışa giden en önemli basamaklardan birini oluşturur. Geçmişin yaralarını sarmak için, önce geçmişi anlatmak lazım. İngilizce “Mourning”, Türkçe, “Ağıt” deniliyor. Kürtçesi neydi? Hala hatırlamıyorum.

 

Hayatınızdan bir dilin gidişi de trajedidir. Asıl ağıt, kendi anadilinizde “ağıtın” karşılığını hatırlayamamaktır.

 

Yasal Uyarı​

  • Yazarın yazıları, fikir ve düşünceleri tamamen kendi kişisel görüşüdür ve sadece kendisini bağlar.
  • Haber ve Köşe yazılarına yapılacak yorumlarda yorum yapan kişi yasal sorumludur. Sitemiz yorumlardan yasal sorumlu değildir.

 

Yazarın Son Yazıları